KAŞ

Bu yazın ilk tatilini Kaş ve Kabak Koyu ile yaptık. Hem denizi çok güzelmiş, hem daha önce gitmedik vs derken sıra ulaşımı nasıl sağlayacağımıza gelmişti bile. En sonunda da 864km’lik ve 12 saatlik İstanbul-Kaş arasını güzel bir playlist eşliğinde arabayla katetmeye karar verdik. Ben; istediğin yerde durabildiğin, yol boyunca istediğin müziği dinleyerek keyfine bakıp, üstüne sohbetin dibine vurabildiğin araba yolculuklarına bayılıyorum. Aynı zamanda uyulması gereken gidiş dönüş saati olmadığı ve istikametini istediğin kadar bozma hakkına sahip olduğun icin araba insana büyük bir özgürlük veriyor. Üstelik yola cıkmadan henüz evdeyken, o yol bitmeyecekmiş gibi gözükse de gayet de güzel ve keyifli bir şekilde bitiyor.

Biz de bu şekilde pazar akşam üstü 6’da yola cıkıp yol üzerinde 3 saat de uyuma molası vererek ertesi gün sabah 8’de Kaş’taki otelimize varmış olduk. Böylece uykumuzu da aldığımız için otele varır varmaz günümüze başlayabildik. Hatta sabaha doğru Burdur’da bir sokakta park ederek arabanın içinde verdiğimiz uyuma molası, sağolsun ramazan davulcusu eşliğinde sona ermiş oldu. Alarm yerine arabanın dibinde bize özel çalan bir adet ramazan davulcusu eşliğinde yeni güne merhaba dedik. Geriye kalan birkaç saatlik yolumuzu da tamamlayınca Kaş’taki otel tercihimizi yaptığımız ‘Oteller Bölgesi’ de denen Çukurbağ Yarımadası’na vardık. Otel tercihimizi Club Capa Otel‘den yana kullandık. Aslında restaurantların ve barların olduğu merkez tarafında da pansiyon ve hatta cadırla kamp yapma alanları var ama Yunan adası Meis’e bakan Çukurbağ Yarımadası, hem konumu hem de denizi ile konaklamak için mükemmel bir yer bence.

Kaş’a varmadan önce hangi otelde kalacağımız konusunda karar verememiştik çünkü Çukurbağ yarımadasındakilerin çoğu genelde birbirine benziyordu ki gidince fark ettik, gercekten de öyle. Hindistan gezimizden sonra, tabakların tıka basa doldurulduğu, o tabakların yarısının çöpe döküldüğü herşey dahil otellere gitmeye tövbe ettiğimiz için zaten amacımız yarım pansiyon bir otelde kalmaktı. Kaş’ta da otellerin neredeyse tamamı yarım pansiyon. Ve bu Kaş için çok iyi bir tercih çünkü burda, akşam taze mezeler yiyebileceğiniz bir sürü güzel meyhane ile restoran var. Otele tıkılı kalmaktansa her akşam birini denemek çok daha keyifli. Bizim otelimize gelince; kayalıkların dibine konumlanmış, çok güzel bir havuz ve deniz manzarasına sahip keyifli bir butik oteldi kendisi. Denizin berraklığı, mükemmel sıcaklığı ve rengi o kadar güzeldi ki ben bayıldım! :)

Çukurbağ Yarımadası’ndan merkeze ulaşım için dolmuş tarzı servisleri kullanabilirsiniz. Arabayla merkeze inmek isterseniz 15 dakika gibi bir süre alıyor. Fakat açıkcası ben servisi çok sık göremedim, o yüzden her seferinde o sıcakta merkeze inerken servisi beklemek biraz can sıkıcı olabilir. Hoş arabayla merkeze indiğiniz takdirde de bizimki gibi otele geri dönerken polis tarafından çeviırmeye yakalanabilirsiniz, haberiniz olsun.

Özellikle akşam tadı çıkarılması gereken merkezdeki restoran ve cafe’lere gelecek olursak; ilk başta merkezde mutlaka kendini göreceğiniz Mavi Bar’ın hemen yanında konumlanan kumpirciye özenip, gündüz gidip de kumpirciyi açık bulamayınca sora sora başka bir tanesini bulduğumuz kumpirciden bahsetmek istiyorum. Şu an maalesef ismini hatırlamıyorum ama zaten rengarenk masa ve sandalyeleri sayesinde onunden geçerseniz mutlaka gözünüze çarpar. Yeri hemen PTT’nin olduğu sokakta, sorunca da gösteriyorlar. Ben kumpire bayıldığım ve o sırada da kumpir aşerdiğim için mi bilmiyorum ama yediğim en lezzetli kumpirlerden biriydi.

Görülmesi gerektiğini düşündüğüm bir diğer dükkan ise İstanbul’da bir şubesi olmamasına çok şaşırdığım yüzde yüz pamuk kumaşlardan elbiseler ve bluzlar üreten “‘Tuwa Mahal”. Önünden geçerken tesadüf eseri keşfettiğim bu yerde gerçekten çok doğal, sade ama kesimiyle dikkat çeken bir sürü orjinal parça var. Zaten elbiselerin tasarımcısı ve dükkanın dekorasyonunu görünce etkilenmemek mümkün değil. Kıyafetlerin yanı sıra ametist, quarz gibi doğal taşlardan oluşan takılar ile el yapımı çantalar da var.

Kaş merkezdeki restoranlara gelince..İlk olarak Kaş’a daha varmadan sürekli duyduğumuz ‘Bahçe Balık’a gitmek vardı aklımızda. Sanırım İstanbullular o kadar çok seviyor ki otelde tanıştığımız İstanbul’dan gelen başka bir grup da oranın ismini ne kadar çok duyduklarından bahsetti. Yine de biz ilk gece tercihimizi ‘Ruhi Bey Meyhanesi’nden yana kullandık. Ve o kadar begendik ki son gece kapanışımızı da yine burada yaptık. Vejetaryen olduğum için sadece mezelerinin lezzetinden bahsedebileceğim ama onlar da son derece taze ve lezzetliydi. Deniz börülcesini çok seven ben, denediğim bütün Kaş meyhaneleri içinde en çok burasınınkini beğendim. Bir de buranın ‘sütte dil balığı’ çok meşhurmuş onu da siz gidip denersiniz:) Mezelerinin lezzetine ek olarak; meyhanenin dekorasyonu ve diğer meyhanelerde göremediğim fonda çalan nostalji müzikleri çok çok keyifli.

Diğer günlerde bir başka ‘Kaş meşhuru Bi’Lokma ile sonunda Bahçe Balık’ı denedik. Özellikle Bi’ Lokma’nın methini çok duymuştum ve meze satan bir yer için bundan güzel isim olamaz diye düşünürken yemek için girdiğimizde soğuk bir karşılamayla karşılaştık. Böyle çok popüler olup muşteri sıkıntısı olmayan yerlerdeki bu umursamaz ve burnundan kıl aldırmaz tavır İstanbul’da çok rastlanan birşey ama Kaş’ta karşılaşmayı beklemiyordum. Zaten bundan bir sonraki adım o yerin yemeklerindeki lezzetin de bozulmasıyla devam ediyor genelde. Yine de bir masaya oturduk ve mezeleriyle birlikte meşhur tatlarından olduğunu duyduğum ‘anne böreği’ni sipariş ettik. Anne böreği çok lezzetliydi ama mezelerin diğer yediğim yerlere göre çok üstün bir tarafı yoktu. Aynı şekilde başka bir akşam Bahçe Balık’da da ‘of bi müşteri daha’ havasını yakalayıp, üstüne çok da çeşitli meze seçeneği göremeyince hiç oturmadan çıktık.

Bunlara ek olarak meyhane konsepti dışına çıkmak isterseniz Voyn Bistro’ya gidebilirsiniz. Biz gittiğimizde çok sakindi fakat orada yediğim 5 peynirli fettuccine makarna ve ev yapımı tiramisu çok çok güzeldi.

Tabi tüm bu yemek ve alışveriş faslının yanında Kaş’ın en güzel yerini, denizini sona sakladım. İlk olarak, Kabak koyu ile yarışan gördüğüm en güzel renge sahip deniziyle Kaputaş Plaji’ndan bahsetmek istiyorum. Zaten arabayla Kalkan’dan Kaş’a doğru giderken bu plaji görünce durmak istiyorsunuz. Plajın sahil alanı küçük ve bir işletme olmadığı için sezlong vs hiçbir şey yok. (Sonunda bir plaj da “beach club”sız kalmış.) O yüzden gitmek isteyenlerin kendi ihtiyaçlarını yanlarında götürmeleri gerekiyor. Denizinin de rengi o kadar güzel ki telefonla çektiğim aşağıdaki fotoğrafa tam anlamıyla yansıyamamış bile.

Bu plajın dışında Büyük Çakıl ve Küçük Çakıl Plajları ile populer olan Derya Beach de var görülebilecek ama açıkcası Çukurbağ Yarımadası’ndaki otelimiz ve denizi öyle keyifli geldi ki çoğuna gitmek istemedik bile.

Kaş’tan dönüş yolunda ikinci destinasyon olan Kabak Koyu’na doğru giderken tekrar durduğumuz Kaputaş’da, otostop çeken 2 Alman gencini de alıp onlarla birlikte Patara Plaji’na geçtik. Son 1 aydır Türkiye’yi  sırtlarındaki çantalarla geziyorlarmış. İstanbul’da bindikleri vapurda bir müzisyenin çaldığı şarkıyı o kadar beğenmisler ki video’ya çekmişler; arabaya biner binmez tanışma faslından sonra onu bize dinletip ismini öğrenmek istediler :) Biz de böylece yeni yol arkadaşlarımızla birlikte mükemmel denizine ve insanı dinlendirme kapasitesine hayran kaldığımız Kaş’a hoşçakal diyip, ikinci destinasyonumuz olan Kabak‘a doğru ilerlemeye başladık.

email
Tugce Uluurgun

I love talking about nothing. It is the only thing I know anything about.

Ilk yorumu siz yazın!